back-to-the-bang

nothing
Hey!

Felsefe bilime indirgenemez

Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Doç. Dr. Gürol Irzık

ŞAHİN ALPAY

Doç. Dr. Gürol Irzık, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanı. Boğaziçi Üniversitesi’nde matematik okuduktan sonra, doktorasını ABD’nin Indiana Üniversitesi’nde bilim tarihi ve felsefesi dallarında yaptı. 1995 - 96 akademik yılında, bilim felsefesi alanında dünyanın en saygın araştırma merkezlerinden biri olan Pittsburgh Üniversitesi Bilim Felsefesi Merkezi’nde araştırmacı olarak çalıştı.
Irzık’ın, ODTÜ Felsefe Bölümü’nden Prof. Dr. Teo Grünberg’le birlikte kaleme aldığı ve mantıksal pozitivizmin en önemli temsilcilerinden Rudolf Carnap ile onları eleştiren, Thomas S. Kuhn’un görüşleri arasında aslında şaşılacak ölçüde benzerlikler olduğunu gösteren makale, bilim felsefecileri dünyasında büyük ilgi uyandırdı. Geçen yıl ölen ünlü bilim tarihi ve felsefecisi Kuhn’un, Irzık ve Grünberg’e mektup yazarak, haklı olduklarını teslim etmesi, büyük olay oldu.
Kuhn, Irzık ve Grünberg’a gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Makaleniz dengeli, adil ve bütünüyle ikna edici. Tahmin edebileceğiniz gibi, John Earman’a yanıt verirken itiraf ettiğim utanç, Carnap ile benim görüşlerim arasındaki ilişkiye getirdiğiniz açıklamayla daha da arttı. Ama bu utançla yaşamam gerekecek, çünkü bundan şikayet edemem. Yaptığınız düzeltme için size ve meslektaşınıza en sıcak teşekkürlerimi sunarım.”
Gürol Irzık’la, bilim felsefesi alanında nereye gelindiğini konuştuk.

* 20. yüzyıl tamamlanırken, bilim felsefesinin gelişimi nasıl değerlendirilebilir?
Bugün anladığımız anlamda bilim felsefesinin, bağımsız bir disiplin olarak, Viyana çevresinde kümelenen felsefecilerin ve mantıksal pozitivizmin etkisinde 1920’ler ve 1930’larda şekillendiğini söyleyebiliriz. Mantıksal pozitivizm, kısa sürede dünya çapında yayıldı ve Kral Popper’in “resmi muhalefetine” rağmen 1950’lerin sonu, 1960’ların başına kadar etkisini sürdürdü.
Bu yıllarda ortaya çıkan Thomas Kuhn, Paul Feyerabend, Stephen Toulmin ve Norwood Hanson gibi felsefecilerin görüşleri adeta bir deprem etkisi yaptı ve mantıksal pozitivizm yerini post - pozitivist tarihsel bilim felsefesine bıraktı.
Özellikle Kuhn’un temsil ettiği bu yeni akım, önceleri ünlü eleştirmen ve düşün adamı Gyorgy Lukacs’ın, daha sonra da Popper’in öğrencisi olan Imre Lakatos’un da katkılarıyla 1980’lere kadar hızla gelişip yayıldı. 1980’lere ise, bilime sosyolojik açıdan yaklaşmak gerektiğini savunan görüş damgasını vurdu.
Bugün bilim felsefesine başdöndürücü bir çeşitlilik hakim. Yukarıda sözünü ettiğim yaklaşımların binbir türünün temsilcilerine şimdi “bilimi ancak yine bilimsel yöntemle anlayabiliriz” diyen “natüralistler”; bilimi bir pratik olarak antropolojik açıdan temellendirmeye uğraşanlar ve hatta “post - modernler” eklendi.
* Kuhn ve yandaşları neye karşı çıkıyorlardı?
Bir yandan mantıksal pozitivizme, diğer yandan da Popper’in temsil ettiği yanlışlamacı felsefeye. Popper “ilke olarak, gözlem ve deneyle yanlışlanabilen görüşler bilimsel, yanlışlanamayanlar bilimsel değildir” diyordu. Popper’a göre bilimin yöntemi yanlışlamacılık, amacı nesnel doğruluktu. Bilim giderek doğruya daha çok yaklaşıyordu; ilerleme de zaten bu demekti. Kuhn ve yandaşları bu görüşlerin hepsine karşı çıktılar.
Mantıksal pozitivistlere gelince. Kuhn’a göre onlar da iki temel açıdan hatalıydılar. Birincisi, felsefe yapma tarzları yanlıştı; ikincisi, bilime ilişkin temel tezleri yanlıştı. Felsefe yapma tarzları yanlıştı, çünkü bilim mantıksal pozitivistlerin iddia ettiği gibi bilimsel kuramların, daha geniş bir anlatımla bilim dilinin mantıksal analiziyle anlaşılamazdı. Nitekim bu tarz, bilime ilişkin birçok yanlış teze yol açmıştı.
* Neler bunlar?
Mesela, bilimin çizgisel ve birikimci bir ilerleme gösterdiği; gözlem ile deneyin bilimsel kuramlara sarsılmaz bir temel sağladığı; bilimsel yöntemin tümevarım olduğu; bilimsel önermelerin gözlem ve deneyle doğrulanabilir olduğu için anlamlı olduğu, vs.
Tabii, mantıksal pozitivistlere atfedilen bu tezlerin gerçekten onlar tarafından savunulup savunulmadığı, mantıksal pozitivizmin bu tezler artı mantıksal analiz yönteminden ibaret olup olmadığı ayrı bir konu. Ben, Kuhn ve yandaşlarının acımasızca eleştirdiği, bu karikatürize edilmiş mantıksal pozitivizm tasvirine katılmıyorum.
* Sanıyorum son yıllardaki çalışmalarınız da bu görüşü çürütmeye yönelik…
ODTÜ Felsefe Bölümü profesörlerinden Teo Grünberg’le bu konuda yaklaşık altı - yedi yıldır verimli bir işbirliği içindeyiz. 1995’te British Journal for the Philosophy of Science dergisinde “Carnap ve Kuhn: Büyük Düşmanlar mı, Yakın Müttefikler mi?” adlı ortak bir makale yayınladık ve mantıksal pozitivizmin en önemli temsilcisi Carnap ile Kuhn’un görüşleri arasında şaşılacak derecede benzerlikler olduğunu savunduk. Tabi, Kuhn için bu çok ironik bir durum. Makale oldukça ilgi çekti. Bu konuda Kuhn’dan da çok olumlu bir mektup aldık.
* Kuhn ve yandaşlarının temsil ettiği tarihsel yaklaşım neleri savunuyordu?
Adından da anlaşılabileceği gibi, bir defa, bilimin bir tarihi olduğu ve bu tarih incelenmeden bilim hakkında konuşmanın yanıltıcı olduğu vurgulanıyordu. Böylece, bilim felsefecisi aynı zamanda iyi bir bilim tarihçisi olmak zorunda kalıyordu.
Kuhn fizik, kimya ve astronomideki bilimsel devrimleri inceleyerek şu sonuçlara vardı: Bilim nicel birikimlerle çizgisel bir ilerleme göstermiyordu; çünkü bilimsel bir devrim, eskisiyle bağdaşmayan yepyeni bir kavramsal çerçevenin ortaya çıkması demekti. Bu bakımdan, sözgelimi, Newton mekaniği Einstein’in görelilik kuramının özel bir hali olarak görülemezdi. Kütle, kuvvet gibi terimlerin her iki kuramda da yer almalarına karşın anlamları farklıydı. Bu da bir kuramdan diğerine tercümeyi olanaksız kılıyordu. Bilimde ilerlemeden söz etmek elbette mümkündü, ama sadece daha çok problem çözmek anlamında; Popper’in iddia ettiği gibi nesel bir doğruya yaklaşma anlamında değil.
* Feyerabend de benzer görüşler ileri sürmüyor muydu?
Evet, ama Feyerabend daha da ileri gidip bilimin bilişsel otoritesini de sorguladı. Yirminci yüzyılda bilimin adeta bir din haline geldiğini, Galile zamanındaki eleştirel ve özgürleştirici özelliğini yitirdiğini iddia etti, ki Kuhn bunlara hiçbir zaman katılmadı. Ama Feyerabend’in yöntem üzerine söylediklerine bir itirazı olmadı. Eğer, diyordu Feyerabend, bilimsel yöntemden bilimsel faaliyeti adım adım yönlendiren, her mekan ve zamanda geçerli mekanik bir kurallar bütününü anlıyorsanız, size verebileceğim tek şey “her şey mübahtır” gibi içi boş bir şey olacaktır. Feyerabend bilimin kuralsız yapılan bir faaliyet olduğunu değil, her kuralın tarihsel bir bağlamı olduğunu iddia ediyordu. Bu elbette Kuhn’a ters gelmezdi.
* Sosyolojik yaklaşım neyi savunuyordu?
Bilimi anlamak için tarihsel analizden çok sosyolojik analiz gerekiyordu. Yalnız, bu yaklaşımın bir ılımlı bir de radikal programı var. Ilımlı program bilişsel - epistemik etkenlere ek olarak sosyolojik etkenlerin de gözönüne alınmasını öngörüyordu. Bilimsel topluluklar nasıl oluşur ve örgütlenir, üyeleri ne tür bir eğitimden geçer, nasıl ve nereden mali kaynak sağlarlar, nasıl bilgi üretirler, bir kuram üzerinde hangi mekanizmalar aracıyla ortak bir görüşe varırlar? gibi sorular soruyordu. Edinburgh okulundan Barry Barnes, David Bloor gibi radikaller ise çok daha iddialıydılar: Bilimsel bilginin kendisinin sosyolojik olarak, yani bilişsel - epistemik olmayan (bir bakıma bilim dışı!) etkenler tarafından belirlendiğini ileri sürüyorlardı.
* Bu, bilim için çok vahim sonuçlar doğurmaz mı?
Elbette. Bu doğrudan “bilimin meşruluğunu” sorunsallaştırır, bilimin şu ya da bu parçasının değil bir bütün olarak sorgulanmasını getirir. Bilimin meşruluğu bugün bilim felsefecilerinin en çok tartışıldığı sorunlardan biri haline geldi: Bilim tek bilgi kaynağı mıdır? Bilimsel bilgi iddia edilegeldiği gibi ayrıcalıklı ve üstün bir bilgi türü müdürü? Bilim ne ölçüde rasyonel ve nesnel bir faaliyettir? Bu soruların ortaya çıkmasında tarihsel yaklaşımın da sorumluluğu var.
* “Bilimin meşruluğu” adını verdiğiniz bu sorular yumağına verilen yanıtlar neler?
Yanıtları kabaca üç grupta toplamak mümkün: Bir grup, bilimin otoritesini, ilerleyen ve rasyonel bir faaliyet olduğunu savunmaya devam ediyor. Kanımca Kuhn da bu grupta görülmeli. Kuhn asla bir bilim düşmanı değil; sadece, bilimin otoritesi, rasyonalitesi gibi kavramları yeniden tanımlıyor.
İkinci bir grup, sosyolojik yaklaşımın radikal kanadı. Bilimsel faaliyeti son tahlilde bir çıkar ve iktidar çatışması olarak görüyor ve meşruiyet sorununu bu model çerçevesinde ele alıyor.
Son grupta ise yeni yeni ortaya çıkan “postmodern” bilim felsefecileri var. Onlar, bilimin, bilimsel rasyonalite ve ilerlemenin global bir şekilde temellendirilmesinin mümkün olmadığını savunuyorlar. Onlara göre, ister Kuhn’da olduğu gibi bilim tarihine dayanarak, isterse Barnes ve Bloor’da olduğu gibi sosyolojiye yaslanarak yürütülen her türlü bütünsel ve global meşruiyet arayışı farklılıkları siler, homojenize eder, baskı doğurur.
* Siz kendinizi nereye koyuyorsunuz?
Birinci gruba. “Bilimsel ilerleme, rasyonalite, doğruluk gibi kavramlar inanılırlıklarını yitirmeden global olarak temellendirilemez” demek “biz felsefeci olarak havlu atıyoruz” demektir. Öbür taraftan, “Bu kavramlar ancak sosyolojik olarak açıklanabilir” demek, bilim felsefesini sosyolojiye indirger, felsefe olmaktan çıkarır. Oysa insanlığın bugün daha çok “bilime” değil daha çok felsefeye ihtiyacı var. Bilim ve teknoloji başdöndürücü bir hızla gelişiyor, ama insanlık bu gelişmenin doğurduğu insani ve ahlaki sorunlara ne yazık ki aynı hız ve duyarlılıkla eğilemiyor. Bilim felsefesi sosyolojiye, yani bir bilim dalına indirgenirse eleştirici, uyarıcı, ufuk açıcı özelliğini kaybeder. Bu, son tahlilde bilime de darbe vurur.

http://www.milliyet.com.tr/1998/01/16/entel/fel.html

fer1972:

Today’s Classic: Jean-Léon Gérôme (1824-1904)

1. Truth Coming Out of the Well Armed with a Whip to Punish Mankind (1893)

2. Pygmalion and Galatea (1890)

3. Pygmalion and Galatea, a study (1889)

4. Working in Marble (1886)

5. The End of the Sitting (1886)

17. yüzyılda İngiltere, Almanya ve Fransa’da felsefe patlamışken Hollandalılar manzara resminde Altın Çağı’ını yaşıyordu.

paintings by Jacob Isaacksz van Ruisdael

While in England, in Germany and in France there are lots of philosophical paradigmatic changes (Descartes, Spinoza, Leibniz, Locke, Berkeley etc) in 17th century , It’s Dutch Golden Age landscape . 

nakedartichokesflog:

domobird:

takingbackhyrule:

bengalqueen:

minisporgiti:

please can this spread like wildfire?

"EVERYBODY KNOWS I’M A MUTHAFUCKIN MONSTERRR"

fucking unbelievable. I am blown away. 

WOAAAHWOWOWOWOWO

Amazing. 

(Source: hiheyhelloleyla)

Abla  uyuşturucu gibi. Nedense ufaktan bir Garbage havası sezdim. Ardından Leonard Cohen - Boogie Street güzel gidiyor. Öneririm.

NOT: Holly Golightly Tiffany’de Kahvaltı’nın baş karakterinin adı bu arada :D

hee, bu aralar Belçikalı takılıyoz.

Uykusuzluk? Nedenini söyleyebilirim! Nasıl yaşıyorsun? Çarşıda şöyle bir dolaşıyor ve yorgun dönüyorsun. Sonra güzel ılık bir banyo yapıyorsun. Canın istediği zaman yemek yiyorsun. Uyku? Senin hayatın bir uyku.

Aklarsan Lewis Mumford -  Tarihte Şehir

Jasper Johns - 1930 - (daha ölmedi)

-Bu abimiz Wittgenstein’ın Tractaus Logico-Philosophicus eserindeki “The world and life are one.” sözünden pek etkilenmiş. Tahmininiz, kendi Amerikan. Neo- Dadacılardan sayılıyor. Kavramsal sanatla popüler sanat arasında bir yerlerde. Bu, şu demek: popüler olanı, artık o şey kendisine ne düşündürttüyse, elinin altında da ne malzeme varsa ortaya koymaktır. Güzel İdeasını bulma gibi bir derdi yok. Yaptım, bin yıl boyunca dillerden düşmesin gibi bir dertleri de yok.

Dert: göze değil beyne hitap etmek. Ne dedik? “kavramsal”. Aslolan fikir yani. İster iğrençliği göster, ister harikulade bir şeyi (bu bağlamda her ikisi de güzel yani). O gösterilen, bakanda bir fikir oluşturuyorsa -oluşturmasa da olur çünkü dedik ya aslolan fikir- yeter. Ha, görsel olarak çekicidir, bakanlar hayran kalır. O ayrı.

Nesne (bakın eser değil) tüketilebilir bir şey olabilir. Bu durumda da fikir, sanat üreten makina/fabrikadır. Güzelliği ya da değeri, fikir iyiyse iyidir. Fikir iyiyse, basit bile olsa, görüntü de iyi/basittir. -the world and life are one dedik-

Daha uzatmıyım. 60’larda akmaya başlayan bir şey işte. Bakın geçin.

Yüzyüzeyken Konuşururz - Ateş Edecek Misin?

-Şarkıya tav olma sebebim: “Ben mi kalkayım yoksa çayı sen demler misin?”

Böyle, saçmanın güzelliği gibi bir temayla başladık mantı sıkmaya.

Son Feci Bisiklet - Bikinisinde Astronomi

-NASA’ya yazılmış belli ki (voyager 2’ye ve Hubble’a burdan selamlar)

Herkes yalnızlıktan höykürüyor.

Peki taciz nedir?

God on Trial - Trailer

-Ha dedik ki Tanrı’yı yargılayalım. tacizinden cana kasta bütün o suçlardan nasıl aklanacak?

Yapısökümcüler kafayı yemiş.

fer1972:

Today’s Classic: Caspar David Friedrich (1774-1840)

Caspar’ın hatrına ha!

hastasıyım da

http://www.youtube.com/attribution_link?u=/watch?v=H2WI77WaFAg&feature=share&a=ovNtuXO32kltDzWquunEfQ 

Professor Kuçuradi met for a conversation with Professor Tu in Beijing. Ioanna Kuçuradi is a Turkish philosopher. She is currently the president of Philosophical Society Of Turkey and a full time academic of Maltepe University. Tu Weiming is Lifetime Professor of Philosophy and Director of the Institute for Advanced Humanistic Studies at Peking University. He is also Research Professor and Senior Fellow of Asia Center at Harvard University. This is the recording from their meeting.

More Information